Eski Sayılar İçin

20090320

Gölgesizler ve Hasan Ali Toptaş

Edebiyat Topluluğu’nun 1 Şubat’taki toplantısının bir konuğu vardı: Hasan Ali Toptaş. Fırsatlar ve dersler el verdiğince toplanıp bir metni ya da konuyu tartışıyoruz bu sene. En son toplantımızı da Gölgesizler romanı üzerine yapmayı kararlaştırmıştık. Bizim için oldukça heyecan verici bir deneyimdi ki toplantıdan önceki hafta kahve içmek için toplandığımızda birbirimize kitaptan bahsettik hep; bitirmeyenler, bitiremeyenler, bir günde soluk soluğa tüketenler arasındaki sohbet, toplantının keyifli geçeceğinin de önceden sinyalleriydi bizce. Ama Emine Hoca’mızın Hasan Ali Toptaş jesti çok çok daha keyifliydi elbet :)

Hasan Ali Bey ile birlikte toplam 16 kişiydik, Aydın (Şimşek)Hoca da zaman zaman uğradı yanımıza. Bol bol sorduk, Gölgesizler’den, roman sanatından, yazar olan Hasan Ali Toptaş’tan, filmden konuştuk.

Önce kitaptan başlayalım anlatmaya. Öncelikle soru işaretleri ve boşlukları bol olan kitap hakkında hemen havada asılı soru işaretleri uzatıldı yazara. Muhtar intihar mı etti, Güvercin’in adı neyi simgelemek için seçildi, Cennet’in oğlunun neden bir adı yok, Cıngıl Nuri kaybolduğunda nereye gitti… Hasan Ali Toptaş, aslında tüm bu sorulara küçük bir anısını anlatarak cevap verdi. Diyarbakır’da bir söyleşisinde biri sorar: “Muhtar kendini niye astı?” Hasan Ali Toptaş cevap verir: “Vallahi bilmiyorum.” Aslında kilit nokta gerçekten bu. Yazarla metin arasındaki uzaklık.

Kitabın en çok tartıştığımız karakteri Muhtar oldu. Mesela, gerçekten Muhtar kendini astı mı sorusu üzerinde durduk. Hasan Ali Toptaş sadece dikkatli okurların fark edebileceği bir noktayı hatırlattı: asma kilit. Muhtar kendini asmış olamazdı, çünkü kapıda içerden kilitlenmeyen asma kilit vardı… Yazar, bizimle birlikte tıpkı dışardan bir okur gibi yorumlar, olasılıklar üzerine durdu. Muhtarı kim öldürmüş olabilir dedik ve isimler attık ortaya, sonra çürüttük çoğunu, o olamaz, o da olamaz diye. Bizim için metindeki olaylar üzerine bu tartışmayı metnin yazarıyla yapmanın ayrı bir keyfi olduğunu söylemeye bilmiyoruz gerek var mı :) Muhtarın çelişkili kişiliği, Ramazan’ı ölüme götüren saçların ata mı kediye mi ait olduğu meselesi, berberin ve yazarın içinde bulundukları zamanla köydeki zaman arasındaki boyutsal farklılık, Güvercin’in ne doğurduğu ve saire… Cevaplar aramadık aslında, kitabın ruhuna ters düşerdi zaten bu, biz doğruları değil olabilir olanları konuştuk. Zaten Hasan Ali Toptaş, sık sık vurguladı, evet Gölgesizler post modern bir roman, evet içinde varoluşçu ve sürrealist öğeler var; ama ben bunları öyle olsun diye yapmadım, bunlar bilinçsiz ve gelişigüzeldi. Bundan elbette romandaki kurgunun tamamen plansız olduğu çıkarılmamalı. Metindeki ipuçları, boşluklar tamamen kurgunun birer öğesi olarak planlanmış. Zaten yazar, her şeyin anlatılmaması ilkesini benimsediğini söylüyor. Çünkü bu okuru pasif bir konuma düşürmek oluyor.Gölgesizler’in kutu kutu açılan bir zaman içine kurgulandığı ifade eden yazar, mekanları, zamanları ve karakterleri birbirine dönüştürdüğünü söylüyor. Romanını da Dali’nin resimlerine benzetiyor çünkü insanın aczini ve insan aklının komikliğini anlatıyor. Zaten romanı da bu yüzden büyük bir finalden ziyade sudan bir sebeple bitirmiş. Bununla ilgili olumsuz eleştirileri de böyle yanıtlıyor yazar. Gölgesizler’deki tüm o karmaşık olaylar sudan bir sebeple bitiyor çünkü onun deyimiyle “hayat böyle”.


“Böyle bir romanı yazmak için ciddi bir trans haline geçmek gerek” yorumlarımızı gülümseyerek doğrulayan Hasan Ali Toptaş’a kendisi için yapılan Türk romanının Kafka’sı yakıştırmasını da soruyoruz elbet. Kafka’yı çok sevdiğini ifade eden yazar, ikinci bir Kafka’ya gerek olmadığını söylüyor. Aynı zamanda bunun bir pazarlama taktiği olduğunu söyleyenlere de oldukça kırgın olduğunu ifade ediyor. Bu benzetmeyi de şöyle değerlendiriyor: “Hakkıyla eleştiri yazıları yazılmadığı için bu tür benzetmeler de ganimet gibi hemen hatırlanıyor ve sarılıyorlar onlara”.

Toplantının olduğu zamanda henüz Gölgesizler’in filmi gösterime girmediğinden merak içinde olan toplantı sakinleri elbet bu konuyu da sormadan yollamadı Hasan Ali Bey’i. Filmi çok beğendiğini ve beklediğinden iyi bulduğunu ifade eden yazar, filme müdahalesi olup olmadığını sorduğumuzda da bazı önerileri olduğunu söyledi. Sinemanın ve romanın çok farklı iki alan olduğunu da “kitabı okumak için aydınlık, filmi izlemek için ise karanlık gerekir” diyerek ifade etti.

Romanı zaman zaman tıpkı bizim gibi dışardan bir okur olarak, zaman zaman da metnin yazarı olarak değerlendiren Hasan Ali Toptaş’a samimiyetinden dolayı teşekkürlerimizi sunuyoruz. Edebiyat Topluluğu olarak, okurlar arasında yaygın olan “En sevdiğim yazarla tanıştım, bütün hayallerim yıkıldı” tezini çürütmemizi sağlayan Hasan Ali Toptaş’ın yeni eserlerini sabırsızlıkla bekliyoruz.


Kullarıma Yol Çizgilerini Anlat

Yol çizgilerine gereğinden fazla anlam yükledim belki de… Başıma ne geldiyse bu yüzden geldi… Bu, uyku hali, yazı yazma ve eski kırk beşlik dinleme tutkusu… Seni üşümeye terk ettiğimden bu yana hiçbir şey eskisi gibi değil bende… Bunu bilmen yeterli değil elbette… Bilmen gereken çok şey var… Seni soğuk ve çiğli kente bıraktığımda anladım… En az senin canını yaktığı kadar benim de canımı yakıyor bu çizgilere olan göz aşinalığım… Peki, neden böylesine ağır bu sefer… Doğa üstü bir diyalog kurtarır beni, anladım… Tanrı, ”Bu hüznün kaynağı nedir?”, dedi… ”Ben… Ben, ne bir kulumun nefesine, ne de bir şairin zihnine bunca hüzün yüklemedim…” ”Bilemiyorum” dedim… ”Bu sefer çok ağırdı…” ”Böyle olmaması gerekirdi” dedi… Anlatmam gerekliydi ve anlattım:”Sen hiç ardında onu bırakıp baktın mı yol çizgilerine? Unutulan şey, tam da bu olmalı… Evet, bütün ağırlığın sebebi… Belki de hiç gitmemeliydim olduğu kente… Gittim, diyelim… Dönmemeli ve yanında ölmeliydim… Ardımdan ağlamalı ve beni unutmalıydı… Bir sinema filmi gibi… Bir defa… Yalnız bir defa da yaşanmalı ve bitmeliydi bu dayanılmaz durum… Veyahut, beni bir veba gibi görmeli… Tiksinmeli benden… Kanından atmak için sihirli tılsımlara gereksinim duymalı… Özlememeli, üzülmemeli ve üşüdüğü zaman bunun çaresini bende aramamalı… Öyle güzel sulanıyor ki gözleri üşüdüğü zaman… Islaklığın saf tanımını yaparcasına bakışları… Yol çizgilerinin üzerinden birçok defa geçtiğimi hatırlarım… Çok ölü, çok arkadaş, çok akraba ve çok sevilen için… Hiç birinin böyle çocuksu bir sırtı yoktu… Ve sırtında gezinmesi için bu kadar ihtiyacı yoktu elime hiç birinin… Yer yüzünde bir isyan çıkacaksa o gün çıkmalı… Eğer, birgün kıyamet kopacaksa o gün kopmalı…Kalmam için yalvarmadı… Tek bir kelime çıkmadı ağzından… Ben, giderken yalnızca üşüdü… Evet, belki de bu sefer ki ağırlığın nedeni bu olmalı… Hiçbir şey yapmadı ben giderken… Ne bir kelime, ne bir yakarış, ne bir hareket… Öylece bakıyordu ardımdan… Ve üşüdü… Yalnızca üşüyordu… Usulca çektim elimi sırtından… Elim hâlâ yanıyordu… Bu, kusursuz ama bir o kadar acıtan bir ayrılık oldu… Yol çizgilerinin üzerinden geçmek hiç bu kadar kanımı dondurmamıştı… Öylece baktım her birine kilometreler boyunca… Yol çizgilerini yaratmak maharet elbet… Sen, hiç ardında onu bırakıp geçtin mi yol çizgilerinin üzerinden… Unutulan şey, tam da bu olmalı… Evet, bütün ağırlığın sebebi… ”Ey bağışlaması bol Rab’bim…Yoluna başımı koyacağım, canımı vereceğim…Yol çizgilerini yarattın da; bir defa olsun, bir erkek kuluna valizini yerde sürüyerek onu çizgilerin ardında bıraktırdın mı? Üşüyen sırtından elimi çekip, bir otobüse binmek zorunda kaldım… Bir tünele girdim ve sonunda ışık yoktu… Canım çok yandı… Bu sızıya dayanacak gücüm yok… Bu filmin sonunu getirecek kadar iyi bir oyuncu değilim… Ya bana bir deva bul, ya da yerime bir dublör… Ne bir daha o sırtı elimle ısıtırım, ne de o eli buz gibi sırttan çekerim… Ne bir valizi yerde sürürüm o ardımda üşürken, ne de o donuk gözlere ardımı dönerim… Ben, ait olduğum yere giderim…”Git… Ve şimdi kullarıma yol çizgilerini anlat… Ardına da üşüyen, ıslak gözlü, dilsiz,donuk bakışlı bir serçe ekle…”

Cihan Tekin
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.



üç silahşörler ve karanlık

Ahmet Abi, Olric ve Çetin; büyük cam pencerenin hemen dibinde öğle güneşiyle şımartılmış eski ahşap masanın başında oturmuş beni bekliyordu. Uzun uzun hesaba çekilecektim, belliydi. Onlara seni anlatmamakla hata etmiştim. Haberleri olmalıydı. Gizli saklı işler yürütmemeliydim.

Önce ocağa çay suyu koymak için mutfağa gittim. Kireci ve tazyikiyle Ankara Devlet Su İşleri İdaresi’nin sevimli, küçük evime bağladığı suyu, eski çelik çaydanlığın kireçli dibine doldurdum. Babamın eski, kenarı kırık çakmağıyla ocağı yaktım ve çaydanlığın alt kısmını da üstüne koydum. Çaydanlığın üst kısmı için ise beş kaşık çay, sonra o da onun üstüne… Ben böyle saçma-sapan, alt-üst uğraşıp gereksiz tasvirler yaparken, Ahmet Abi sinirli sinirli parmaklarını masaya vuruyordu: tık tık tıktıktıktık tık tık… Sabırsızlanmıştı iyice. İçerde bu kadar oyalanmama bozuluyordu. Haklıydı, büyüğümüz oydu, ona her şeyimi anlatmalıydım. Bana boşuna mı abilik ediyordu? Ondan saklayacaksam bir şeyleri, neden abilik yapmasına gerek duyuyordum? Her zamanki fazla şakacı haliyle olaya Olric müdahale edecekti, biliyordum. Daha doğrusu öyle olmasını umuyordum. Nedense canımı en çok yakan sözcükleri o söylerdi, en acıtıcı olan demek ki her zaman en sert olanı değildi. Çetin ise olanları soğukkanlılıkla izliyor, hiç sesini çıkarmıyordu. En çok o bozulmuştu, en çok onun ağrına gitmişti bu durum. Doğrusu onun gönlünü nasıl alacağımı bilmiyordum. Mutfaktan salona doğru geçmeden, bir koşu gidip odamdan Çetin’in en sevdiği yumuşacık battaniyemi kaptım, ağır adımlarla, ciddi tavırlarla –ah, Çetin en çok ağırbaşlılıktan etkilenirdi- Çetin’in omzuna usulca serdim. Ve üçünün de beni – ve benim de pencereme gelen şımarık güneşi- rahatlıkla izleyebileceği büyükannemden kalma eski yeşil koltuğa gömüldüm. Hazırdım. Sahi, Karanlık, hazır mıydım?

‘Dirseği gökyüzüne dayalı’*, kaşlarını çatarak ve kırıştırmaya çalışarak alnını yani güya sert olarak, gözlerimin ta içine bakıyor Ahmet Abi. Ne zaman söyleyecektin der gibi, seviyor musun? diyor.

Seviyorum Ahmet Abi. Çok seviyorum, hem de nasıl. Olric, sen anlat istersen, ben birini sevince nasıl severim sen anlat. Susuyor Olric. Bu seferkini anlatmamama çok sinirlenmiş anlaşılan. Ama insan bazen kendi kendine konuşmaktan sıkılıyor be Olric, biraz da başka insanlarla konuşmak istiyor, sesine ses gelsin istiyor. O bana öyle güzel sesleniyor ki Olric!

Çetin, sinirle ayağa kalkıyor. Battaniyem, orda, oracığa yığılıyor. Çetin! Odamdan sigarasını alıp geri dönüyor. Hala çıt yok. Ahmet Abi ona bakıyor usulca, şefkatle. Susuyorum başımı öne eğip.






Ama aşık oldum ben Ahmet Abi. Hem nasıl gülüyor bilseniz. Nasıl anlatsam ki size. Hani öyle bir gülümseme. Anlatsam tüm hüznü kaçardı Ahmet Abi, ellerimin kokusu kalmazdı. Ben sigaraya başladım be abi, özlüyorum diye! Ellerim nikotin koksun, ben gözlerimi kapatayım, onun kokusu burnumdan ciğerlerime bir yol olsun, tüm iç organlarım onunla dolsun diye!

Çetin’e dönüyorum, bir ümit. Çetin, çok karanlık olur ya dışarısı. Hani için de bir karanlık olur, kendine doğru kıvrılır korkuların. O anda, bir el, Çetin anlıyor musun? Uzun bir kumsal düşün şimdi. Işıktan yoksun. Ayakların çıplak, kum tanelerine batıyorsun bileklerine kadar. Yıldızlar gökyüzünde, bir sarhoş tarafından yere indirilmeyi bekliyor. ‘Yıldızlar ayağımıza dolanıyor Çetin!’ ** Ağzımı açsam, tüm sözcükler yere dökülecek. Ağlasam, buharlaşacak havadaki tüm gerçek dışılık. Konuşamazdım Çetin. Anla beni…

Birden susuyor herkes. Ahmet Abi, pencereden dışarı bakıyor. Sanki çok önemli bir şeyler oluyor aşağıda. Mahalleli çocuklar futbol maçı yapıyormuş da, içlerinden birini kendi çocukluğu olarak seçmiş, heyecanla ve gülünesi bir hırsla onun gol atmasını bekliyormuş gibi. Üstelik Olric de araya girip hiç yardımcı olmuyor bana. Hem onun kızmaya ne hakkı var ki? Ben zaten her şeyimi anlatmam ona. Ama bu seferkinin farklı olduğunu onlar da mı biliyor, yoksa onlarla birlikte ben de şimdi mi öğreniyorum, bilmiyorum. Olric’e bakıyorum göz ucuyla, yardım istiyorum. Oralı olmuyor.

Buradan kalkıp bir meyhaneye gidelim Ahmet Abi, bu böyle olmayacak, diyorum. Derin bir iç geçiriyor, öksürüyor filmlerdeki babacan amcalar gibi. Yaşlanmışsın be abi. Elini dizine dayayarak kalkıyor, geçerken Çetin’in omuzlarını sıvazlıyor –yapma şunu Ahmet Abi, Çetin’e haksızlık ettiğimi her fırsatta yüzüme vuracaksanız eğer böyle- mutfağa gidiyor. Kül tablalarını boşaltıyor, çay bardaklarını tezgaha çıkarıyor. Çıkan şıngırtı, zaten gergin olan hepimizin sinirini bozuyor.

Ömrümün en kıymetli üç adamına bakıyorum. Özür dilerim Karanlık, hani sen gelmeden önce, diyecektim. Bir rakı sofrasında tanıştım Ahmet Abi’yle. Koyu karanlık, esmer gözleri olan esmer bir karısı vardı. Ahmet Abi onun gözlerine nasıl bir hasretle bakardı. Öleli çok olmadı. Bir gün geldi, benim abim oldu Karanlık. Büyük, kocaman, serin elleri vardı. Küçüklüğümün elinden tuttu, buralara kadar yürüttü, yolda masallar anlattı. Çocukları olmamış. Gerçi ona bakarsan birçok çocuğu vardı. Hepsi ülkenin bir yerine dağılmış, onun paramparça edilmiş gençlik düşlerini yeniden toplamaya çalışıyorlardı. Onunla tanıştığımda Olric zaten vardı Karanlık. Aslında başından beri vardı. Pek anlaşamayız biz onunla. Sürekli laf sokar, gururumu kırar, beni en kırılgan yerlerimden özenle tutar, büyük bir hazla kırardı. Onu görebilmem uzun zaman aldı. Başlarda iç organlarımda yaşardı. Canımı sıkmak istediğinde, tırnaklarını geçirirdi ve o vaziyette, kanata kanata boğazıma kadar çıkardı. Böyle zamanlarda midem bulanırdı Karanlık, kusardım. Zamanla neden kusamadığımı da böylece anladım. Çünkü Olric günün birinde dışarı çıkmaya karar vermişti ve bu da benim sağlık sorunum ne kadar kusmaya müsait olursa olsun kusamayacağım anlamına geliyordu. Böyle ayrıntılara girdiğim için üzgünüm Karanlık, ama böyle yaparak biraz da Ender’e benzemek istiyorum ki Çetin biraz yumuşasın, azıcık gülümseyebilsin, suratını daha fazla asmasın diye. Neyse. Öyle işte sevgili Karanlık, hem benim canımı yakan ama en kötü anlarımda da kulağımın dibinde bana güzel sözler fısıldayan Olric, Ahmet Abi’nin gelişine sesini çıkarmadı. Ona ses çıkarılmazdı. Çünkü o, rakı bardağını elinde çok güzel tutardı Karanlık, ona nasıl saygı duyulmazdı?



Ahmet Abi elinde çay tepsisiyle içeri girdi. Tepsiyi masanın üzerine koydu, bütün eller sıcak, cam bardaklara uzandı. Sekiz tane el! İkisi Çetin’in, ikisi benim. Ortada buz gibi bir hava esti Karanlık, ellerim onun ellerine değmedi. Oysa böyle durumlarda Çetin hep kibarca, usulca parmaklarını değdirirdi parmaklarıma. Bu aramızda bir şefkat göstergesiydi, bir ispattı, bir gereklilikti sanki. İşte ben ona seni anlatmayarak bir gerekliliği bozmuştum; o da beni parmaklarından akan şefkatten yoksun bırakmıştı. Üşüdüm o an. İçim ürperdi. Çetin’in şu kapıdan çıkıp gidebileceği düşüncesi çakıldı birden aklıma. Ben Çetinsiz yapamazdım Karanlık. Gözlerim yandı birden, bakışlarımı geri çevirdim, kalorifer peteğinin üstüne sabitledim. Üç çift çorap vardı petekte. Yeşil, kırmızı ve pembe. Ne kadar sevimli durduğunu düşündüm o an çoraplarımın. Oysa çorapları düşünecek vakit değildi, altı çift göz tekrar bana çevrilmişti. Hakkımda bir karar mı verilecekti?

Dış dünyadan birine tutulduğum, gerçek biriyle gerçek bir ilişki yaşadığım için mi? Çetin’i aldattığım için mi? Hükmüm hemen şimdi burada mı verilecekti? Peki cezam neydi? Çetin gidecek miydi? Sorduğum sorulardan nefes alamıyordum Karanlık, bunun farkına varan ve zevkten pis pis sırıtan Olric, bakışlarını bardağına çevirerek, çayını karıştırmaya başladı. Ahmet Abi’nin bir dostu onun için ‘sevmen acele, dostluğun çabuk’ *** demiş, o da nasıl içerlemiş. Ben kolay kolay bir insanı sevemem, kolay kolay içime yerleştiremem, demişti. Yani o beni sevmişti, korumuştu, sahiplenmişti ve ben ona ihanet etmiştim! Çetin hala tek kelime etmemişti. Üstelik hala yerde savunmasız ve korunmasız ve acınası ve lanet olsun yapayalnız battaniyem duruyordu, öylece bir kıyıya köşeye atılmış. Bir zamanlar beni de tam o haldeyken ellerimden tutup kaldıran Çetin. Bana kendimi sevmeyi öğreten, bana çocukluk arkadaşı Ender’den çocukça bir heyecanla bahseden, beni güldüren, beni gülümsetebilen Çetin. Ellerimi kutsallaştıran, saçlarımı akışkanlaştıran Çetin.

Hayır Karanlık, yanlış anlama. Bizim Çetin’le olan yakınlığımız bambaşka idi. Çetin benim içimdeydi. Sense kanlı canlı, kaprisleri, kıskançlıkları, sesi, varlığı olan bir şeysin. Benimsin. Benim düşlediğimden öte bir şeysin Karanlık.

Şımarık güneş, yavaş yavaş yaşlı bir bulutun koynuna saklanıyordu, içimden böyle ağdalı tasvirler yapmak geliyordu, Ahmet Abi şekersiz çayını çoktan bitirmişti –bu acı tatla çay içmeyi bir türlü içine sindiremezdi- Çetin dokunmamıştı bile, Olric de ağzında yuvarlaya yuvarlaya tadını çıkarıyordu işte. Yeşil, yayları kırık koltuğa iyice gömülmüştüm. Gözlerim ayrıntı avında, deli gibi odayı dolaşıyordu. İçinde yıllardır kurumuş çiçekler olan –onları bana Çetin almıştı, alındığında canlıydı- vazo tozlanmıştı, petekteki renkli ve neşeli çoraplar muhtemelen kurumaktan çok yanmıştı, saat ikindiyi biraz geçmişti, fıstık yeşili masa örtüsü biraz eğri duruyordu, halının püskülleri eprimişti, bu sene evin duvarlarını mı boyasaydı? Olric, Ahmet Abi, Çetin yetmiyormuş gibi, bir de gözlerim mi konuşacaktı? Hatta o da yetmiyormuş gibi evi boyamaya mı kalkacaktı? Birden kahkahayı koy verdim. Öyle içten, öyle derin, öyle iştahlı gülüyordum ki, Olric bile buna bozulmuştu.

Gülüşümün bitmesini sinir bozucu bir sabırla beklediler. Zira o kadar çok güldüm ki, odadaki oksijen azaldı birden. Nefessiz kaldım sanki. Gözlerim öyle bir yaşardı ki. Birazdan katıla katıla ağlayabilirdim, tam da o sınırdaydım işte. Bunu Ahmet Abi de Olric de Çetin de çok iyi biliyorlardı. Ruhumun üç silahşörleri. Söylene söylene masadan kalktılar Karanlık. Çok canımı acıttılar. Önce Çetin kalktı, odasına girip kapıyı kapattı. Sonra Ahmet Abi, büyüklere özgü o çok ama kötü şeyler bilen bir esefle doğruldu yerinden, Olric’le göz göze geldi. Kapıya doğru yöneldi ikisi. Salonla kapı arasındaki yol sanki hiç bitmek bilmedi. Hala bilmiyordum, hükmüm neydi? Hiçbir şey demeden mi çekip gideceklerdi? Suçum, kanlı canlı bir insanı mı sevmekti? Olric neden o sözleri söyledi Karanlık, Olric neden pis pis sırıtıp, “Çetin bitti bir de Karanlık’ımız eksikti, bu kızda bu hayal gücü varken, başımıza bir ordu toplar” dedi? “O kara kuru çocukta ne bulduysa şimdi” diye söylenen Ahmet Abi’ye neden gülerek, “Yıldızlar, Ahmet Abi, yıldızlar!” dedi? Sahi, ben onlara senin kara kuru olduğundan bahsetmiş miydim Karanlık?

Çetin mi? O, odada kaldı. Odanın dışına hiç çıkmadı. Nefesini dinledim, merak etme, hala yaşıyor. Üstelik bazı sabahlar kapısının önüne koyduğum kahvaltıyı bile alıyor. Belki bir gün dışarı da çıkar ha, ne dersin? Söylesene Karanlık, beni içimde bir Çetin’le kabul eder misin?

Ocak 2008
Deniz Depe

fotoğraf: Nazlı Koç

______________________________________________________

* Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri
** Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz (cümlenin asli hali: ‘Yıldızlar
gökyüzünde, bir sarhoş tarafından yere indirilmeyi bekliyordu. Yıldızlar
ayağımıza dolanıyordu Çetin!’ )
*** Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri

düşten gerçeğe dair sayıklamalar

Bu sabah her zamankinden erken bir saatte uyandım. Her sabah yaptığımı kendi kendime tekrarlattım. Aynanın karşısına geçip şefkatli gözlerle kendimi seyrettim. Ağzım yüzüme gözlerini dikip mırıldandı: ''Yapamadığın her şey yaptıklarından öcünü alıyor.'' Kalktım kahvaltıya uzandım. Çaydanlık koşar adımlarla bardaktan uzaklaşıyordu. Ekmeğin mayıştırıcı kokusu çaydanlığın ağzına uçup nikotine dem veriyordu. Peynir parçaları üçgenlere bölünüyor, zeytin taneleri seke seke birbirinden ayrılıyordu. Şeker tozluğunu yitirerek duman olup bardakta dağılıp havada eriyordu. Radyoda akınlar halinde yükselen şu nağmeler, kulağıma küpe olup kalbime sarkıyordu. Kalbimden damarlarıma süzülerek kanıma karışıyor, vücudumda dolaşarak beyin hücrelerimde bölünmeye başlıyordu:
'BENİ BİLİM GİBİ GÖR
FELSEFEYLE ANLAT
TARİHLE YARGILA''

Akşama doğru caddelerden uzun adımlarla atlayarak ve insanları bir karınca gibi ezerek serin bir bahçeye vardım. Otların sararmış tenleri, gövdeleri baş eğdikçe eğiyor ve utancından başaklar toprağa gömüyordu başlarını. Rüzgârın cazibesine kapılan yapraklar durmadan bir rakkase gibi oynuyordu. Kuşların kanatları öylesine büyümüş ki enginlere sığmıyor ve kanat çırpamıyorlardı. Muzip bir kurbağanın dili hayallerim kadar uzamış, masum bir kelebeği kendine doğru çekip ömrünü kendi ömrüne katıyordu. -Kelebeklerin ömrü kısadır rüya gibi, renkleri güzeldir hayal gibi, kısas yaşamları aşk gibi zamanla orantılıdır.-İri bir karınca ağacın tepesine binmiş, ağacın kökleri de dört nala kaçıyordu. Kaçıyor, kaçıyor, kaçıyordu sonu gelmiş bir aşk gibi; birdenbire duraksadı ağaç ve anladı ki kökleri toprağa perçinli uzaklaşamıyordu. Elimi beyaz bir güle uzattım, gülün yanağında biriken gözyaşıyla avucum suyla doldu. Güneşin mağrur sıcak tanelerinden sürüler halinde kaçan arılar parmaklarımın etrafında sıralanarak halay çekmeye başladı. Güzel ve esmer tenli köylü kızlar gibi elimin kuyusundan su çekmeye başladı arılar -Güller ağlamasaydı arılar nasıl su içerdi? -Bulutlar çok uçuk halde giyinikti. Nasıl ki çıplak bir bedende sorumsuzca zıplıyorsa pireler bulutlar da çırılçıplak göğün mavisinde dolaşıyordu. Bütün marifetlerini ortaya koymak için sarmaş dolaş oldular. Göğün sonsuz teninde... Yağan yağmur yeryüzünün soluksuz gözeneklerinde tek hücreli çiçekleri filizlendirip bozkırın kuşatmasını kaldırdılar.Akşama doğru gök kızıla boyandı. Yer ile gök arası aleve sardı. Güneş terk eden bir sevgili gibi uzaklaşıyordu benden. İçime gömdüğüm bütün acılar gibi o da başını usulca dağların göğsüne gömdü.Ayaklarım bedenimi taşımaktan yorgundu. Gözlerime karasular indi ayaklarıma bakmaktan. Kendimi barakadan bir lokantada buldum. Burnuma yanmış et kokusu geldi. Birden acıktığımı hissettim ve insan olduğumu anladım. Teninde ruhun gözünü barındırmayan et parçalarını yutmaya başladım. Karşımda istem dışı tebessüm eden garsonu görünce şairliğim aklıma geldi ve dizeleri mırıldandım:

GECEDEN HESABIMI İSTİYORUM
VE YALNIZLIĞIMI HESAPÜSTÜ BIRAKIYORUM GECEYE
CEBİMDE KIRILGANLIKLAR
AYRILIP KARANLIĞA KARIŞIYORUM

Beynim sanki köreliyor ve ayaklarımla düşünüyor gibi oldum ki kendimi odamda buldum. Oklar geceye ilerliyor ve yaşama vaktimin geldiğini hissediyordum. Gözlerim kırık pencereden kaydı gökyüzüne.Geceyle gündüzün denklemini çözmeye çalıştım ve yine dizeler ağzımdan uçuşmaya başladı.

GECEYE KEPENK ÇEKİYOR TİTREYEN GÜNDÜZLER
VE ADINLA KUTSANIYOR RUHUM
ADINI ÖLÜM KOYUYORUM

Gecenin zifiri karanlığında yanı başımda duran bardak düşmüş ki kulaklarımda cam parçaları çınlamasıyla irkildim. Alnımda soğuk bir şey hissettim. Gözlerimi açtığımda gece olmuştu ve bakıcı kadını yanıbaşımda gördüm. Bütün gün uyuduğumu ve durmadan sayıkladığımı söyledi. İnsan hayatın gerçek soğuğunu tek yerde hisseder, o yer de ölüm döşeğidir. Böylece içimdeki intihar uğultusunun bir gün daha ertelendiğini anladım. Ömrüme bir gün daha eklemiştim dünyadan.



MUSA BİLİK



fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.


Atlı Karınca

Sabah’ın erken saatlerinde uyandı. Ayaklarına baktı önce. Bakımsızlığını fark etti. Ojeleri çıkmıştı. Gerçekten mide bulandırıcı gözüküyordu. Çalan telefonla irkildi. Beklediği kişinin aradığını görünce rahatladı. “Günaydın hayatım” dedi şefkatli bir erkek sesi. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki. Sesini duymayalı uzun süre olmuştu. “Günaydın” diye karşılık verdi. Aslında o da iltifat etmek istiyordu fakat ağzından sadece “Günaydın” dökülebildi o an için. Birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini söyleyip telefonları kapadılar. Bir film de görmüştü, kız utanınca ayak parmaklarını halıya doğru sürtüyordu. O da bilinçaltına işlemiş olsa gerek. Öyle bir tepki verdi. Ve tekrar ayaklarının bakımsızlığını fark etti. Bugün o gündü. Uzun zamandır görmediği o insanı görecekti. Boynuna atlayacaktı, doyasıya koklayacaktı. Birlikte keyifli vakit geçireceklerdi. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu atlıkarıncaya binecekti. Sevgilisi terk ettiğinden beri eğlenceden ve keyif veren şeylerden soğumuştu. Fakat bir şekilde hayata da tutunmak lazımdı. Bazen hayatın yaşamaya değer olmadığını düşünür, bazen de bu düşüncesi değişirdi. Fakat “genel” olarak hayattan bıkmıştı. Fakat bugün yeni bir başlangıçtı. Onu görecekti. Aylardır çıkmadığı evinden dışarı çıkacaktı. Duşa girdi. Vücudunun kıvrımlarından akan suyu gördükçe, kendi hayatıyla kıyaslama yaptı. Omzundan başlayıp düzgün kalçasını geçip ayak başparmağında yok olan su damlasını gözleriyle takip etti. “Demek ki en tepeden başlayıp, yükselip sonra yok olmakta var şu dünyada” diye içinden geçirdi. Sonra aklına giren bu saçma düşünceyi kovup kendini teselli etti. Dişlerini fırçaladı. Makyajını yaptı. Ruj seçimi ile ilgili olarak kararsız kalmıştı. Her “dişi” gibi o da seksapelini tavan yaptırmak için “kırmızıyı” seçti. “Aman Tanrım” dedi kendi kendine. Kendisini bakımlı ve makyajlı görmeyeli o kadar uzun süre olmuştu ki. Bir an palyaçoya benzediğini düşündü. Ve ilkokuldayken gittiği arkadaşının doğum günü partisini ve palyaçonun onu köşeye sıkıştırıp korkutmaya çalıştığı zaman aklına geldi. Ailesine bunu söyledi. Ailesi işi iyice abartıp palyaçoyu tacizle suçladılar fakat öte yandan yargı sistemini de göz önünde bulundurarak şikayet etmekten vazgeçtiler. Böylesi de daha doğru olmuştu. Sonuçta ortada bir taciz yoktu. Üstünü başını güzelce giydikten sonra bu sefer de mont ve ayakkabı konusunda kararsız kaldı. Siyah mı, Kırmızı mı? Yine Kırmızı da karar kıldı. Çıkmadan önce saçını topladı. Sarı kakülleriyle oynadı. Uzun süreden beri kendisinden başka, bu kaküllere dokunmamıştı. Kakülleriyle oynanmasından çok hoşlanırdı. Ayakkabısını giyip dışarı adım attıktan sonra “bugün çok güzel olacak” diye kendi kendine mırıldandı. Dışarı çıktı. Güneş adeta gözünün içini matkap gibi deliyordu. O kadar uzun zaman olmuştu ki güneşi görmeyeli. Gözünün acısı hoşuna gitti. İlk defa beğendiği bir şey yüzünden canı yanıyordu. Etraf o kadar yabancılaşmıştı ki. Kaldırım taşları değişmiş. Bakkal efendi işi büyütmüş. Evden sadece sigara ve yiyecek almaya çıktığı zamanlarda da ki bu sadece 10 dakika bile sürmüyordu bunlara dikkat etmemişti. Kendisi de yenilenmişti. Sarı saçları ve kırmızı ağırlıklı dış görünüşüyle fazlasıyla dikkat çekiyordu. Yine utandı ve yine ayaklarını sürüyerek yürürken ayağı kaldırıma takıldı ve düştü. Canı yanmıştı. Ve çevredeki insanlar bu güzel kızın düşüşü karşısında ikiye bölünmüştü: “Gülenler” ve “Üzülenler”. İstifini bozmadan ayağa kalktı. Kendisine yardımcı olmak isteyen birini tersledi. Bunu neden yaptığını bilmiyordu fakat daha sonra bu yaptığından kendiside utandı. Evde kaldığı süre içinde “yabanileşmişti” fakat bugün güzel olacaktı ve aptal bir kaldırım taşı bu günün güzel geçmesine engel olamazdı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbi sabahkinden iki kat daha fazla atmaya başladı. Ailesine evden çıkacağını haber vermedi. Eğer verseydi annesi bunun için bir kutlama tertip eder onu yerin dibine sokardı. Tıpkı çocukken genç kızlığa ilk adım attığında “jet sosyeteye” dağıttığı davetiyeyle ilk “reglisini” kutlamaya çalışması gibi. Artık buluşma yerine gelmişti. Sabırsızlıkla saatini kontrol ediyordu. Ve duş aldığından beri hiç sigara içmemişti çünkü sigara parfümün kokusunu alıp götürüp yerini iğrenç bir kokuya bırakıyordu. Daha fazla dayanamadı ve çantasından çıkardığı sigarayı yaktı ve tekrar o sabırsız bekleyiş pozisyonuna geçti. Alnından bir damla ter damladı. “Allah kahretsin” dedi kendi kendine. Hemen çantasından peçete çıkartıp terini sildi. Uzaktan yaklaşan onu gördü. Adeta sokağı delip geçiyordu. Saçları dalgalanıyordu. Ortalık resmen kararmıştı. Sadece onu gördü. Yanına yaklaştı “sarılma mesafesine” girer girmez boynuna atladı ve onu sadece kokladı. Kokusunu o kadar derin çekti ki içine. Parfümünün genzini yaktığını fark edip sarılmayı bıraktı. “Hadi bir şeyler içelim dedi” kız. “Olur” diye karşılık verdi o. Gidip oturdular doyasıya muhabbet edesi vardı. Okulu ne yapmıştı? Şu sıralar ne yapıyordu? En önemlisi de hayatında biri var mıydı yok muydu? Bütün bunların cevabını kahvelerini yudumlarken aldı. En çok etkilendiği ise “Hayatımda biri olsa, neden seni çağırayım benim için hep sen vardın” cümlesi oldu. Biraz arabesk gözükse de dişilik duygularını okşamıştı bu cümle. “Atlıkarıncaya binelim artık” dedi o. Kızın gözleri ışıldadı. Nihayet binecekti. Kocaman bir genç kız her ne kadar atlıkarıncanın üstünde tuhaf gözükse de. Bu onun yıllardır istediği bir şeydi. O parayı uzattı ve iki kişilik bileti aldı. Beraber bindiler. Yine etraf bu iki kişinin atlıkarıncaya binmesi konusunda ikiye bölünmüştü: “Gülenler” ve “Yadırgayanlar”. Hiç biri onun umurunda değildi. O sadece eğlencesine bakıyordu. Süre dolduğun da birlikte indiler atlıkarıncadan. Uzaktan bir sesin ona seslendiğini fark etti sarı saçlı kız. Dönüp baktığın da babasını gördü. “Ne işin var burada bıkmadın mı benim mutluluğumu engellemekten” diye haykırdı. Babasının gözleri doldu. “Ne olur yapma böyle bak. Hadi gel gidelim herkes bize bakıyor ne olur zorluk çıkarma” Onu nasıl bulduğunu bilmiyordu. Aklı bu sorularla meşgulken babası bir kez daha yineledi “hadi”. Kızın geri dönmeye niyeti yoktu. Tekrar döndü baktı belki son kez göreceği “o”na. Neden son kez görsün ki? “Hiçbir yere gelmiyorum ben” diye haykırdı. Babası çaresiz arkasını geri dönüp geri giderken “zafer”in verdiği hazzı yaşamaya başladı. Fakat bu haz yarıda kaldı çünkü babası bir sedye ve iki doktorla geri dönmüştü. Doktorlar koluna girmeye çalıştı fakat birisinin hayalarına tekme attı. Tekme yiyen yerde kıvranırken daha iri olan diğer doktor kızın iki kolunu birden tutup zapt etmeye çalıştı. Tekmenin şiddeti hafiflemiş olacak, diğer doktor vakit kaybetmeden kıza iğneyi yaptı. Kız kendinden geçti. Ve bütün bu olan bitenler karşısında etraf yine ikiye bölünmüştü: “Yazık” diyenler ve “Kim bilir ne bok yedi” diyenler. Ambulansa doğru götürülürken hayal meyal onu son kez gördü. Hastanede gözlerini açtığında karşısında “o” duruyordu. Fakat çok bulanıktı. Hatta görüntü titriyordu. Vermiş oldukları ilaç yine “o”nu yok edecekti. Ve gerçek hayatta o kadar üzülmesine rağmen mutlu olduğu hayal dünyasının yok edilmesini bir türlü hazmedemiyordu. Fakat kendisine teselli buldu. En büyük hayali gerçekleşmiş di. Bir günü bir erkekle çocuklar gibi eğlenerek geçmişti. Ve atlıkarıncaya binmişti. “o” odadan çıkarken son kez ona el salladı. Ve odanın sessizliğini hastanede başucunda duran oyuncak atlıkarıncanın müziği eşliğinde bozuldu. Atlıkarıncaya dokundu. Gözleri dolu bir şekilde bir süre izledi atlıkarıncayı. Daha sonra derin bir uykuya daldı. Sonun başlangıcı olan o uykuya.

Mert Uzbay
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.

gece bülteni


‘’Bazıları ıstırabın varlığını güneşi göstererek reddeder,
bense ıstırabı göstererek güneşin varlığını reddediyorum.’’ ( Franz KAFKA)
…kitapları başında uyuklayan herkes
kulak vermeli bu bültene
bu gece serazat gecesi
melez aşklara gebe kalacak yarınlarınız…
Gece kasvetli karanlığı böldü hücrelerime
betonun sevgisini ve günün nefretini kazandım
sen toprağın sessizliğine gömülüp göçerken
bir Hallaç yüzüldü yüreğimin kızıldenizinde
Gece yalnızlığa endekslenir bütün yıldızlar
geçmişimiz boynumda gizlediğim muska / ihtiyar gözlerinde boğulmuş bir yelkenlinin
fırtınada yırtılmış öyküsü okundu / koltukaltlarında gizlediğin muhacir vasiyetinle / bedenin
bir ölünün hatıra defterinde betimlenmiş tecavüz sahnesi şefkatiyle gömülecek / kırışmış teninden akarken işaretler
Yılansı ıslıklar dokunmadan dudaklarımıza
Gece kuluçkalandı günün üstüne
esmer renginin tadındayken bütün yerli kadınlar
kadran okşadı günün mevsimini
sevişmek arınık iksiriyken ölümün
tanık olduk büyük bir yalnızlığa
aramızda miladı gösteren pusulanın oku
azledilmiş rüyalar uykularından
yalazlı yazgımız düşgen gecelere emanet
Gece nem kaparken lacivert yüzlü adamlardan
tarihin celebinde dirim bulur zaman
Habil’in sırtında yükselen Kâbil
fayrap bir sevişmenin çeperinde
yırtılır çığlık yakın doğunun göğüs kafesinde
aşktan aşırdığımız kendi yalnızlığımız
oluverir denklemini çözemediğim kadim sevdalarda
Gece kırılır çehremizde aynaların uğursuzluğu
toynağından bir at vurulur
ve kişner duygular
bedenimi bilerken mehtabın çarkıyla
beni şehvet adalarına bırak
ince beline tenimden bir kefen biçeceğim
bir şarapnel dağıtırken bengi sevdamızı
nabzı susar gecenin birleşemeyen dudaklarımızda
bu yüzden öpüşlerimiz sızlıyor hâlâ
Gece çalar zamansız uykulara ayarlanan saatler
gözleri görmeyen rüyalar görürüm
bütün uykular sağırken kanatları yalnızlığın göğünde gezinen
yarasaların gözleri olurum
karantinaya alınır dalgalar
mağara tavanına bağlıyken ayakizlerim
Gece haylaz bir çocuk sevişgenliği
vücudun göçebe sessizliğinde haritam olsun
dilim ayak bastığı her yerde bir ünlem bıraksın
sessizlik karanlık bir soğuk gibi yağarken
onlar hep bilirler
ölülerin ruhları kalanların hatıralarında yaşayacaktır
Gece çökünce façası yarılır bu kentin
caddelerinde peydahlanır fular silueti
cesameti artan dilenciler bıçaklamaz kimseyi
ve hiç kimse tükürmez kaldırımlara
kendimizi sığdırabilecek geniş bir yalnızlığa sahip olamadık ikimiz de
tünediğimiz dünya törpülenirken ölümle
yerin gökle perçinleştiği anda
gün gecenin peçesini çekerken yüzünden
etinin etime / ruhunun ruhuma doyduğu yerde
beni terk et…
Musa Bilik

Açtığın Kapı Kadar Parlak Güneş



Esir bir bülbül müydü,
Dillendiremediklerimiz,
Ya da kapına sığınacak
Küçük bir kız?
Soğuk ve kapalıydı kapılar
Çalmadan açana kadar sen.
Çalmadım çünkü yorgundu kelebekler,
Mevsim sonbahar...
Emanet bir gölgeydim
Sen görene kadar
Yeni gelmiştim zaten
Yani bu sefer ihanetsiz zaman
Duruyorsun işte karşımda
Su gibi, yaşamak gibi...
Birgün mutlaka somut olacağını bildiğim
Kar beyazı bir düştü bu -korkusuz-
Bir kapı aralığı kadar
Beklediğim bir düş...
Biliyordum işte
Açtığın kapı kadar olmasa da
Parlak olacağını birgün güneşin
Ve parlak bir güneş
Elifi olmalı dirilişimin...

Ayşenur Öksüz
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.


Kokuşuk Kavuşmuşluk



Bir günün daha kavuşuğunda
Kauçuk iskemlemde bana özenle
Ayrılmış yerime oturuyorum
Yalnızlık nöbetini devralmak için.
Muşamba müziğin kapladığı odalarda
Kavuşuyorum olmamışlıklara.
Olmamışlıklardaki bu kokuşuk olasılıklar
Larvalar gibi türüyor hemen
Bu kokuşmuş muşamba odada
Ben güne kavuşurken.
Bora Boşna
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.




SEVDAYA AY DOĞAR CÜZZAM GECELERDE



Hasretin mazgalın kapanan sesi

çörekleniyor bildiğim tüm ağıtlara

sûr’a üfleyecek soluk

gözlerinin yedinci notasından düşer

karadüzenin ‘la’ teline / astığım mızrapsol kaburgamın altında hayatın azıdişidir
omuzlardan indirilen bir kelebeğin düşleri

kendimden sakladığım gizligeçittir / zamanın ellerinde

kozadan çıkarken yüreğim

bir tutam cemre düşse parmaklıklara

yeşile keser ömrüm sığındığım mevsimlerde

sevdaya çiy damlar hicaz makamında


-Havaya cemre düştü

Yazgısı maviyle yazılmış gözlerini okudum-


Göçlere uğurlarken umutlarımızı

anın zembereğinde ökseye tutulur sensizliğim

bir lodos küserken yönlereçorak rüyalarda / voltalar beslerim

çıkınımda ağlayan katığın kederinde

suçüstü yakalanır vebâlim hasret rüzgârının hasat zamanı

esmer gülüşlerin sönüşünde

kurumaya yeltenirken avludaki dut ağacı

bir tutam cemre düşse parmaklıklara

sarıya keser ömrüm arlanırım doğan her günde

sevdaya yön verir yıldızlar sensiz katarlara


-Suya cemre düştü

Ateşle yıkanmış yüzünde ıslandım-


Hasretin göğün böğrüne saplanan yol olur

görüş günü açan / manolya yapraklarında

bir şebnem tanesi devinir ruhumun bozkırında biten karaçalıda

boynumda taşıdığım gözyaşı lekesini ararım

saçlarının kıvrımında başlayan gecede

temmuz vurmuşken bizi / ölgün yıldızlarla

bakışlarını çakmıştım sönük mehtabın atlasına

güvercinler göç ederken şiirlerden

bir tutam cemre düşse parmaklıklara

maviye keser ömrüm savrulduğum iklimlerde

sevdaya ay doğar cüzzam gecelerle

-Toprağa cemre düştü

Yüreğimin fay kırıklarında filizlendi aşkımız-

FERİT ERPOLAT

fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.

YEMİN




Bu ne zorlu mücadele,
ne kolay yenilgi…
Ve ben şimdi elimde
eski, kara silgi…

Meğer kalırmış izler,
haber verirmiş ezelden.
Ve işte heybem:
sefil köy, içinde ben.

İzbe köşelerde nefsim,
her dem bir sürgünde.
Ne elemlerden geçtim,
içimde işkence.

Evvelim elimde kelepçe,
her lahzada benim cenazem.
Ölüm benim içinde,
içimde o âlem.

Mehmet Selim Özban


fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.



Ben




Bir gün, duruverdim birden.
Etrafıma baktım.
Her yer, ben…
Kimseye söylemedim.
Devam ettim…

Bir başka gün yine durdum.
Bir daha baktım etrafa.
Her yer, yine ben…
Sustum.

Günler geçti…
Durdum yeniden.
Gözlerimi ümitle açtım dünyaya…
Ama gördüm ki her yer, ben…

Alıştım sonra…
Ben bana alıştım, benlik bana…
Biz birbirimizi çok sevdik, sevmedik sanma…
Her yer ben ve ben her yer…

Söylesene, bensiz dünya mıdır dünya?

Emrah Tunç
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.


Nisan Yüzlü Sevgilim

Sana söyleyecek bir şeyim kalmadı. Artık hiçbir cümleyi tamamlayacak gücüm yok. Belki utanç, belki yılgınlık bütün kelimelerimi alıp götürüyor. Böyle zamanlarda hayat, saçları kökünden kazınmış müntehir bir travestinin bileklerinden sızan sımsıcak kandır, kimsenin el süremediği. Şimdi ucuz bir otel odasının küçücük tuvaletine sıkışmış bir hayatın eşiğinde duruyorum ve sana söyleyecek hiçbir şeyim kalmadı. Nisan saldırıyor üzerime sevgilim. Nisan çalıyor bütün sözcüklerimi. Yüzünde parlayan güneş bir anda kaçıp, yaşlar boşalıyor gözlerinden. Ben nisan şaşkınlığında yitiriyorum öykünün geri kalan kısmını. Nasıl bitiyordu?- İyiler nereye gittiler?
Kadınlar ve çocuklar nasıl kurtulacaklar? Bir yağmur böylesine nasıl savurabilir bir insanı? Yağmur değil sevgilim, gözlerinden aktığımdan bu yana darmadağın üstüm başım. Saçlarında biriken kelebek kanatlarını talan ettiklerinden bu yana utanç kemiriyor kalbimi. Saçlarını işgal ettiklerinde kaçtığım sokaklarda düşürdüm şahdamarımı.
Şimdi yaşamak, ucuz ekmek kuyruğunda bekleyen bir genç kızın saklamaya çalıştığı yüzüdür.
Şimdi yaşamak, bebeğini terk eden bir kadının göğüslerinden akan hüzündür. Nisan yığılıyor üzerime sevgilim. Ansızın yağan bir yağmurun, avuçlarından düşen ölü kuşları topluyorum, sokak aralarında. Hiç bu kadar kimsesiz olmamıştım. Hiç bu kadar sensizlik akmamıştı damarlarımda. Böylesi bir yoksulluğa düşüşüm ilk kez.
Buralardan git istersen nisan yüzlü sevgilim. İstersen buralardan git. Sana söyleyebilecek hiçbir şeyim kalmadı. Kaçamak sözlerle gizliyorum utancımı. Kimsesizliğimi kalabalık cümlelerde saklıyorum. Saçlarını işgal ettiklerinden beri yürümüyorum bu sokakları. Ölü savaşçıların cesaretinden merhamet dileniyorum. İstersen git ve cesur bir kalbin ovalarında yürü. Cesur bir kalbin sabah rüzgarında saçların dağılsın. Sana gözlerimde izi kalan son hayallerini vereceğim. Sana parmak uçlarımda kalan son duamı vereceğim. Sana kirpiklerimde takılı son bakışlarını vereceğim.
İstersen artık git ve ben bir nisan gecesinin acımasızlığında, asla baştan sona söyleyemediğim bir dağ türküsünün sözlerine bırakayım kendimi. Sokaklara düşmüş kadınların heveslerinde yakayım kalbimi.
Nisan yüzlü sevgilim.
Ben bir çay bardağına sığınıyorum şimdilerde. Kahvede oturan yaşlı adamın filtresiz sigarasından yükselen dumana sığınıyorum. Caddenin kenarında bekleşen amelelerin, dirsekleri aşınmış berbat renkli ceketlerine mesela. Böylesi küçük, böylesi gözden uzak şeylere sığınıyorum anlayacağın. Savrulan hayatların, kimselerin görmediği küçük ayrıntılarına. Gösterişsiz yaşam öykülerinin korunaklı yalnızlığına bırakıyorum kendimi, Konuşmak yaralarımı acıtıyor. Konuşmak bir ip gibi boynuma dolanıyor. Dilim dolanıyor bu sıralar. Sana söyleyebilecek bir şeyim kalmadı.
Aylardan nisan. Dışarıda deli gibi bir yağmur, hazırlıksız yakalıyor herkesi. Beklenmedik bir rüzgar sürüklüyor ne varsa önünde. Ben bir rüzgarda sürükleniyorum. Konuşmak yoruyor. Dışarıda yağmur var ve gitmek için iyi bir gün. Yağmur var ve her şeyi gizlemek için İyi bir gün. Nisan üzerime yığılıyor sevgilim. Ben... Veda etmeye çalışıyorum... Hepsi bu...

Tarık Tufan


Tufan, Tarık. Kraliçenin Pireleri.Birun Yayınları: İstanbul,2002. [sf.41]
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.



Ölülerin Şafağı

Hey! Dinle bak beni ne diyeceğim? Görüyor musun gözlerimin ucunda seyreden geceleri? Karanlığın içine hapsoluyor mu gündüzlerin? Yağmur yağarken gökyüzünden güneşi seyredebiliyor musun?Hey! Dinle bak ne diyeceğim? Çatlamış ellerimden sızan kandamlalarının acısını hissedebiliyor musun? Görüyor mu gözlerin gece ay batanda? Sözlerin düşlüyor mu yalnızken ölmeyi? Can çekişiyor mu ruhun şafak vakti ebedi?Hey Dinle bak ne diyeceğim? Gözlerimin içindeki karanlığın senfonisini duyuyor musun? Sana sesleniyor uzaklardan. Dalabilir misin içine? Haykırır mı gözlerin? Uçurumun ucundan atlar mı gecelere?Hey! Dinle bak ne diyeceğim? Buralarda sabahlar geç olur, gündüzler hiç! Yangınlar yanar görmezsin. Buralara geldiğinde gözlerin kör olur. Yollardaki derin çatlakları gördün mü? Aralarından akan nehirleri?Hey! Ellerimi görüyor musun? Kan damlıyor, kan damlıyor, kan damlıyor! Nehir oluyor kirli kanımdan, nehirler zehirleniyor, sözcükler lekeleniyor.Hey! Çığlıklarım geliyor mu sana? Burası, burası yaşadığım yer. Buralarda gece uzun olur, sabahlar yok! Gölgelerin arasında titrer bedenler. Gölgelere karışır görmeyen gözler!Hey! Fark ettin mi? Bacaklarım yok benim! Kestiler onu benden, kopardılar vahşice. Adımlarım yok benim. Hey! Duyuyor musun beni?Buralarda rüzgâr esmez fırtınada, söz kesmez düşünceyi! Otların seslerini duyuyor musun? Birbirilerine sürtüyorlar. Koşarak geliyorlar üzerimize!Çatlamış yüzümün çizdiği resmi görüyor musun? Delik deşik olmuş düşleri resmediyorlar!Buralarda gündüzler yok. Gündüzler karanlık geceler nefret! Kan kusar gözyaşları, kan kusar kelimeler! Bre hey! Sen hiç gördün mü öldüğünü bre hey! Vücudun bedeninden ayrıldı mı hiç yaşarken? Kelimelere karıştı mı nefretler!Hey! Dinle bak ne diyeceğim! Kokuşmuş düşüncelerin, bayat bedenleri sahnelenir bu şehirde! Gözlerin yalancı, sözlerin idam mahkûmunun son isteği gibi acı! Hey! Dinle bu sözlerimi! Aklından çıkmasın hiç!Buralarda güzele yer yok bre hey! Buralarda nefret ve kibir var. Buralarda rüzgârın sallanışı yok bre hey! Buralarda çürüyen bedenlerin düşleri var!Hey! Aç gözlerini ve iyi dinle beni! Sen hiç gece yarısı mezarlıkta dolaşıp, rastgele bir mezarı açıp içine girdin mi? Gözleri oyulmuş, çürüyen bedenlerin orkestrasıdır bu, iyi dinle bu ezgileri. Ezgiler yalan söylemez burada. Ezgiler gerçek olur; “Ölülerin Şafağında!”

Durkaya İpşir
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.


ben ve siz olalım; kagemusha

Şeylere karşı “bir şeyim” var. Sürekli gördüğüm göremediklerimin perdesi ise; kaldır hicaplı gaybı, ser vücuda, mevcudu. Birdirbir oynasın suret. O zaman mahiyetim bilinsin, sonra hüviyetim verilsin; mecaz olmasın aşk. Hakikate, varisi olayım. Zihinlere hediye, bu tadilat. Meyvesi yenir elbet hazmı zor. Ayan-ı sabite ilahi ise, gölgeler bana hüviyet kazandırdı. ADEMDİ adım, sevdim ismimi, bende ki hav( V )ayı da. ERİL yanıma, dişim oldu ruhum. Çekti yönetti beni. DOĞURDUM YENİDEN, usandım eskimden. Doğurmakla geçiriyorum bu günlerde, ölmesi gerekiyor bedenimin. Seninle konuşmayı öğreniyorum, adını yeniden. Her gün başlıyorum başlama fiiliyle cümleler kurmaya, ödevimi veriyor mahiyetim. Suretim buna tabi, hakikatim zahir, hüviyetim bakir.Eşya kalkıyor, bir iniyor bir kalkıyor.Eşya uzayan siyahlık; bilerek aldanmalarıma yol açıyor.Oyalanma yerinde adım sayacıNerde kaç adım yanlış? Kaç adımım yüz.Sevinmeli miyim?Büyüyen yumak, hangi kediye tutuşturuldu?Benimle oynayan tüylü, ne zamandır beyin sandalyemde.“Sen” yetersin.Kibirle, ters orantı kursun suretim,Mahiyetini unutmadan hakikatim.Saklanmayı seçen ve yolları şaşırmayı isteyen biriyken,Sonradan -sen düşürdün, beni sen yaptın kafir!- demek,Ne kadar sinire eşkıya bir durum.Parçan bende iken edepsizliğimi hoş gör,Beni sende kıl, beni halk et.Yeniden.SEN YETERSİN.Malumatımı vasi eyle.Samed ismiyle gölgelendir.Gölgeler, oyun oynadılar, bazen ben gölgelere oyun. Ben aldandım. Taciz ettim erdemi, mağdur ettim. Ama mağdur oldum yeniden, öldüm; yeniden doğdum. Seyyid Şerif Cürcani’nin Tarifat adlı kitabı, beni tarif eder mi? Lügat-ı Naci de yerim var mı, dağarcık pejmürde.Ey eşya!Sırası gelmeden dikildi kavramlar. Her mahiyeti olanın hüviyeti olmaz der suretler. Hakikatı gözler göremiyorsa, surette ölür mana. Birçok ölüm olur sonra; tabutsuz taşınır, sabit ceset. Taşıyanlar da ölü oysa.Bir hareketim, ne kadar önemli diğer canlılar için. Birbirine raptı yaratan Alim, çek ederse, eşyadaki gümbürtüyü, mahiyetine temerküz etmeyen eylemci hissedemez, seyredemez. Hüviyetsiz kalple zulmettir. Bir bağ, yörüngeye işlenmiş, anıp duran eşyanın anlamı yitsin diye didişen, satın almaya adamış şeytanla, yanlış ataklar yaparız; sonra yanarız.Hepimizin ortak ziyaretçisi ölüm demişlerdi, bugün kabul günüm olmalı. Eşyanın mahiyetini ölüm mü kavratır. Ölüp gideceksem, bunca akıl niye vardır, diye düşünmek çok zardır.Kıvranırken dürtüm, durdu dikenli tel.O çirkef halimi öldürmeli,Dar boğazdan dikenli tel geçmeli.İstedi ruhum taşımamayı,Attı bedeni üstünden.Eteğindeki kirliyi, döktü toprağına.Ben aynalardaki gördüğüme değil, dokunabileceğim hakikati isterim.Bana malumatı pek yakında bildir.Konuş benimle.Kötülüğü öğrenen benle.Her gün yeniden doğayım, günlerce çocuğum olsun kendimden.Her davranışım dikenli teli çıkardığımda geldi tavına. Anlam vermeyi ona buna bakmayı öğrendim.Görünenlerden görünmemeyi.Öyleyse ben göründüm.“Görünmeyen Ben” nerede?Ben “asıl” değilim, benim aslım nere de?Hayal kentte, perdelerin katliamı, yaşansa.Bir ırk, aynalara düşman olsa.Kırmaya alışsa.Gelse yolcular.SURET“Biçim, Şekil”. MAHİYET“Bir şeyin ne olduğu.”HÜVİYET“Bir mahiyeti başkalarından farklı kılan özellik.”HAKİKAT“Mahiyetin hariç âlemde sübutu, kendini göstermesi.”A sabit aynalar, taayyün etti mi biraz daha cümleler. Şimdi yeniden dönüp okuyalım sizinle. Yerli yersiz makam bulmasın fikirler. Ben ve siz olalım, KAGEMUSHA. Artsın, YUME. Duyuyorum MADADAYO! Diyenleri. Haydi, dostlar seyredin, Jean VİGO filmlerini. “Hal ve gidiş sıfır”da nefeslenin biraz. Hayatı dolaysız gözlemeyi öğrenelim, gözü cam gibi görenden. Ne süryaniyim, ne Ortodoks. Ama ismini beğendim. Bir bayrama ihtiyacım var. Belesin beni güneş.TA FOTA!

Saliha Şener



Rüzgara Sorular

Bir rüzgar düşün, saçlarının arasından gelip geçen, kısacık bir an... Belki soğuk, buz gibi, ya da içini ısıtan bir sıcaklıkta.Kısacık bir hayata kaç rüzgar sığar peki? Ben bilmiyorum, onlarca, yüzlerce, binlerce ne kadar? Her rüzgardan sonra yeni bir rüzgar beklersin değil mi? Seni üşüten bir rüzgarın ardından içini ısıtacak sıcak bir rüzgar, ya da her sıcak bastığında seni serinletecek bir rüzgar.Her rüzgarın ardından bir yenisini beklemek...Peki bir kasırgayı düşündün mü hiç? O da bir rüzgar gibi değil midir? Yıkar, parçalar ve gider... Kimse suçlayamaz onu. Çünkü doğasıdır bu onun kimi kısa sürer kimisi uzun uzun yıkmaya devam eder.Bir insanın hayatı yaşadığı bir kasırganın ardından eskisi gibi olabilir mi? Ya da eskisi gibi olması beklenebilir mi? Elindeki her şeyi umutlarını kaybetmiş, canı yanmışken.Peki bir insan bu kasırgayı ölümüne sevmeye ve onu arzulamaya devam edebilir mi? Yanıtını bildiğim tek soru bu. Ben insan değilim...

Rıdvan Üzümcü
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.


...Ve Aşk İmiş Her Ne Var Alemde!..

Bağrınızda yanmakta olan bir ateşten ışığını alan bir yıldızınız oldu hiç? ‘’Ölümdür tek başına yaşanan, aşk iki kişiliktir’’diyen şaire inat ölüme yürüdümüz mü bile bile, ateşe attınız mı hiç kendinizi göz göre göre? Yanmış bir yüreğin savurmaya kıyamadığınız külleriyle yedi cihanı dolaştınız mı, kanlı bir iç savaşın ortasında içinizden kalkan bir cenazenin yasını tuttunuz mu yana yakıla?Aşk...‘’son’’ diyemediğimiz zamanlar. Her son dediğimizde başa döndüğümüz anlar. Tövbelerimizi yamalamak. Oku yaydan çıkarmak.Aşk...Bir mektubu defalarca okumaktı. Kelimelere anlamların ötesinde anlamlar yüklemekti. Zamanı dururan bir sesti telefonun diğer ucundaki. Dünyanın en akıllı insanlarını bile kıskandıran bir delilik. Gönül sahibi olmanın isbatı olsa gerek.Aşk...Kaderiniz ile hayallerinizin çakışacağı yerde çatışması. Bir resmi çerçevesinden çıkartamamak, aynaya onun yüzünü görebilmek için bakmak, gök kubbeyi şahit tutmaktı. Ayrı, bambaşka, tanımlanamayan bir yetenek.Aşk...Yaptığınız bir muzlu pastanın son dilimini onun için yemekti.Aşk…Can vermek üzere olan cennetlik bir insanın yüzünde beliren mutlu bir gülümseme sanki.Aşk...‘’ Bir kuru yakınlaşmayı, ilgiyi, arzuyu, aşk sanılarak yaşanılan ömür adına vaveyla ve va esefa! Bir Cemal’ e kul, bir Ahmet’ e köle, bir Leyla’ya deli ve bir ışığa pervane olmayanın aşkı mı vardır, ya aklı mı vardır ki!Alem bir aşk için yaratılmış ve aşk imiş her ne var alemde!’’


Seda Koca




Tek Başına

Yalnızlıktan korkarsın. Ölümden korktuğun gibi. Ölüm yalnızlıktır. Ve dersin ki : “ Ölüm yalnızlıksa, yalnızlık da ölümdür.” Gerçekten sadece ölümden korktuğun için mi korkarsın yalnızlıktan? Yoksa yalnızken kafanın içindekiler mi yer bitirir seni?Bir şey olsun istersin yanında. Bir insan olmasına gerek yok, bir ses olsun yeter. Konuşsun sadece, düşünmesin. Anlamlı cümleler kurmaya uğraşmasın -öznede, yüklemde gözün yok senin. Sadece konuşsun ya da şarkılar söylesin. Öyle güzel sesi olmasına da gerek yok. Tize çıkamıyorsa da, mırıldansın sadece. Hem bağırmadan söylenenler daha anlamlıymış gibi gelir insana.Uykunda da yalnız bırakmasın seni. Rüyalarına girsin. Başka dünyalarda gezinin beraber. Beyninin kıvrımlarında, labirentlerinde kaybolsun. İyice kaybolduğunda nöbetçilere haber ver. Yakalat kıskıvrak. Hapset onu zindanlarına. Tüketebildiğin kadar tüket. Beyninin sana yaptıklarının öcünü ondan al. Sıkı bağla ipi, sonra çek altından sandalyeyi. Yok et özlemle beklediğin şeyi. Beklediğin şey yok olursa, özlem de yok olur o zaman belki. Işte o zaman korkmak için hiç bir sebebin kalmaz. Umut yoksa korku da yok.

Ekin Akkaya


fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.




bilemediğim

Her siyahın bir beyaza denk düştüğü şu günlerde, sınırların dışında çığrından çıkma halleri ayindeyken, yakınımda bir yerlerde beni acıtan bir şeyler vardı bilemediğim. Hani her şey sırdanken sıra dışı bir mutluluk konuverir ya göğsüne,nereden geldiğini bilemediğin bir gülümseme hali sarıverir apansızın. Dışarıda yağmur toprağı kamçılarken sen güneşle yürürsün. Akşam olur başın döner, yalnızlığın sana bürünür, sen eskimiş hayallerine, yakınında bir yerlerde seni acıtan bir şey vardı bilemediğin... Benim öyle herkes gibi tabularım yok. Ne sınırlarım belli ne vazgeçilmezlerim. Dikenli bir tülün ardında siyah şeffaflıkta, rüzgarı hissediyorum salıverdiğim özgürlüklerde. Bir yakarış inletiyor mahzenlerimi, birileri tutsak bende karanlıklarımda, derinlerde eriyişler ruhumu yakıyor çizgi çizgi. Biri var içimde görmeye korktuğum... Acıyan acıtan biri var yorduğum, gözleri bağlı girdiği karanlıklarımda...

Elif Ok
fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.



AŞKI YAŞAMAK VE NEFES ALMAK

Hani Yılmaz Erdoğan diyor ya “suya yazı yazmak gibi seni sevmek” ya da öyle bir şey hani…Bilmiyorum nasıl bir şey bu nefes alıyoruz, uyuyoruz, uyanıyoruz ya da istemsiz gülümsüyoruz ya, sanki onun gibi bir şey seni sevmem. Hiçbir zaman engel olamayacağım, daha az ya da daha çok olmayacak, içgüdüsel bir şeysin sen benim için. Gözlerini görüp mutlu olmak için gelmişim sanki dünyaya. Sana kızdığım hatta sana beni kızdıracak fırsat yarattığım için kendime kızdığım anlarda bile seni sevecek bir şey buluyorum aslında.Bilmiyorum herkes mi böyledir veya her aşk böyle mi yaşanır, ya da bizim yaşadıklarımızın adı aşk mıdır?Başladığı günden sonrasına her geçen gün daha da vazgeçilmez olan mıdır aşk? Günler geçse de, mevsimler değişse de hep aynı günde ve mevsimde kalan mıdır? Bakan gözde midir karşındakinin iç ya da dış güzelliği? Gerçekten aşk var mıdır yoksa kaderin bizim için çizdiği bir alın yazısı mıdır?Hiçbir şey yoktur bir başkasına göre onu hatırlamanıza neden olacak, ama siz gülümsersiniz. Ne oldu diyenlere anlatacak bir şey yoktur belki elinizde somut, ama siz mutlusunuzdur o anda, o soyut şeylerle. Elle tutulan, gözle görülenler mutlu etmezken bu hayatta, o manevi duygular soyutluklar bağlar belki sizi yaşama. O manevi duygu huzur ve yaşama sevinci verir gönlüne, gönlünüze, gönlüme...Anlamını bilmesem de aşkı yaşamak nefes almak ve hayatta varolmaktan zevk almak, her gün geçtiğin bahçeden bir ressamın gözüyle bakarak geçmek, her zaman dinlediğin müziği bir bestecinin kulağıyla dinlemek, hayatı görmek ve görünebilmek, evini, odanı, işini ve hatta bazen patronunu bile sevilebilir birileri olarak düşünebilmek… Diyorum ya belki de gerçekten kim olduğuna ve ne zaman neler olacağına bile onun karar verdiği bir alın yazısı…

Hatice Bilici


fotoğraf, fotokritik.com'dan alıntıdır.

YAŞAR KEMAL ve FOLKLOR

Edebiyatımızda, folklorik özellikleri yapıtlarının gözelerine ustaca sindirmesini bilen Yaşar Kemal'dir. Yazınımız, Yaşar Kemal'de, çağdaş, gerçek, büyük sözcüsünü bulmuştur. Yaşar Kemal'in bütün yapıtları, ülkemiz folkloru ile içli dışlı organik bir bağ içindedir. Hitit'ten, Selçuklu'ya, Osmanlı'dan, kimliğini giderek yitiren Türkmen'e, adı ayetlerde 'Zülkarneyn' diye geçen Büyük İskender'e, Van yöresi Kürtlerinden, çöl Arabına, dengbejlere, Ermenilere kadar uzanan büyük destansı kültürün izlerini buluruz onda.
Yaşar Kemal'in bütün yapıtlarında zengin bir halk birikimi, halk çeşitliği vardır. Her yapıtında Anadolu halkının yüzyıllardan beri yarattığı sözcükleri, söylem biçimini, okurlarını yadırgatmadan, ustaca yapıtlarında kullanmıştır. Bu sözcüklerle, deyimlerin birçoğunu, değerli araştırmacı, dilci Ali Püsküllüoğlu, yıllar önce 'Yaşar Kemal Sözlüğü' adıyla kitaplaştırmıştır.
Ayrıca Yaşar Kemal'in yapıtlarındaki doğa zenginliği, benzetmeler, bitki, çiçek türleri, renk, nakış çeşitlemeleri, ağıtlar, ilençler, övgüler, yergiler, alkışlar toplanıp da bir araya getirilse kalın bir kitap olabilir.
Yaşar Kemal'in bazı roman adları bile efsane, türkü kokar. 'Ağrı Dağı Efsanesi', 'Binboğalar Efsanesi' gibi. 'Yılanı Öldürseler' kitabının adı, bir Fethiye türküsünden alınmadır:
'Aktaşı kaldırsalar
Yılanı öldürseler
Küçükten yar seveni
Cennete gönderseler.'
Yaşar Kemal, söyleminin gücünü, çok geniş bir halklar mozayiğinden, geniş bir ülkeler coğrafyasından alır. Yazar, ele aldığı her olayı, evrensel bir temaya dönüştürerek, insanlığın geçmişiyle geleceğini, doğa, tarih, insan, folklor sevgisiyle yoğurur.
Yaşar Kemal bu özellikleri ile çağdaş bir destancı, masalcı, romancı, öykücü ve halkbilim'cidir. Gençliğinde Çukurova'lı halk aşıklarıyla düşmüş kalkmış, destanlar, türküler, ağıtlar derlemiştir. 1943 yılında derlediği 'Ağıtlar'ı, yıllar sonra, değerli araştırmacı, yazar Alpay Kabacalı, 'Gül Yaprağın Döktü Bugün' adıyla yayımlamıştır. Ayrıca Yaşar Kemal ile Sabahattin Eyüboğlu birlikte 'Gökyüzü Mavi Kaldı' adıyla, halk edebiyatından seçmeler yayımlamışlardır.
1960'lı yılların başında, Malatya'da, Beydağı'nın eteklerindeki küçük bir çiftlik evinde tanıdığım seksenlik Hacı Emir Ağa, aşağıdaki söylenceyi anlatmıştı bana. Şöyle:
''Eskiden geçimi sağlığı yerinde adamın biri, yeryüzündeki cenneti aramaya çıkmış. Adama göre cennet, en iyi insanların yaşadığı, en güzel atların olduğu, suyu, havası güzel, toprağı bereketli, herkesin barış içinde yaşadığı bir düş ülkesiymiş. Adamımız, atına binerek günlerce yol tepmiş. İklimden iklime, ülkeden ülkeye savurmuş kendini. Gün gelmiş önü öyle ülkelere çıkmış ki, insanları, atları iyiymiş, ama oraların havasında suyunda iş yokmuş. Bazı ülkelerinse suyu, havası, atları iyiymiş, ama bu kez de insanın da iş yokmuş. Tümü de geçimsiz, kavgacı, hır gür içinde insanlarmış. Bütün bu olumsuzluklara karşın, adamımız umudunu yitirmeden, cenneti aramaya devam etmiş.
Bir gün önü öyle güzel, öyle yeşil, zengin, bitek bir ülkeye gelmiş ki, ''Her halde cennet burası olmalı'' demek zorunda kalmış adamımız. İnsanları mutlu, sağlıklı, konuksever, barışçıl kişilermiş. Dünyanın en güzel, çekik karınlı, rüzgâr yeleli atları da oradaymış. Havasına, suyuna diyecek söz yokmuş ülkenin. Her yer ballı incir, nar ve meyve bahçeleriyle doluymuş. Sokaklarda cerenler, ceylanlar dolaşır, çekinmeden insanların avucundan yem yerlermiş.
İşte bu söylencede anlatılan cennet ülkenin adı 'Çukurova' imiş. Adamımız, aradığı cenneti bulduğundan emin, aylarca konuk olarak ağırlanmış o ülkede. Herkesten sevgi, saygı, ikram görmüş. Sonra da ''Muradıma erdim'' diyerek binmiş atına, dönmüş ülkesine.
Kırk yıl sonra adamımız yaşlanmış. ''Elden ayaktan iyice düşmeden o cenneti bir kez daha göreyim'' diyerek, atıyla çıkmış yola. Günler, haftalar sonra Çukurova'da almış soluğu. Almış ama bir de ne görsün; ne o iyi insanlar kalmış ortada, ne o güzel atlar, ne ballı incirler, narlar, cerenler... Hiçbir şey kalmamış. Üstelik herkes hır gür içindeymiş.
Şaşkınlığından ne yapacağını bilemeyen adamımız: ''Acaba yanlış ülkeye mi geldim'' diye bakınmış çevresine. Hayır, değilmiş. Kırk yıl önce atını bağladığı, gölgesinde oturduğu yaşlı çınar ağacı önündeymiş çünkü.
Köyün ortasında durup beklemesine karşın, ne bir 'Hoş geldin!' diyen olmuş, ne selam veren çıkmış, ne de evine konuk çağıran... Bakmış ki, kendisi kimsenin umurunda değil. Sonunda, yanı başından geçip gitmekte olan, asık suratlı köylülerden birine seslenmiş:
''Bana baksana hemşerim! Bir zamanlar burada çok iyi insanlarla, çok güzel atlar vardı. Ne oldu onlara?'' diye sormuş.
Asık suratlı köylü, dertli dertli başını sallamış ve:
''Sen ne diyorsun bre hemşerim? O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler ve çekip gittiler'' demiş...
Yaşar Kemal'in destansı bir dille yazdığı, Çukurova'nın geçmişi ile Çukurova'nın bu günlere kadar gelen değişimini, yağmalanışını anlatan 'Demirciler Çarşısı Cinayeti' ile, 'Yusufçuk Yusuf' romanları işte yukarıdaki köylünün destansı sözleriyle başlar ve biter:''... O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler ve çekip gittiler...''
Anadolu'da yıllarca anlatılan, küçük ama özü sağlam bir halk söylencesinden, çağdaş bir çocuk romanı yaratmasını da bilmiştir Yaşar Kemal. Çocukluğumda benim de birçok kez dinlediğim bu söylencenin aslı, 'güçsüzün, güçlüyü' yenmesi öyküsüdür. Karıncalarla Fillerin savaşını anlatır ve sonunda karıncalar filleri yenmeyi başarırlar.Söylence şöyle:
''Yeryüzünün en güçlü, en iri hayvanı olan Filler Sultanı, karıncaları küçümser, tepsi gibi kalın, geniş ayaklarıyla karıncaların yuvalarını çiğner, yerle yeksan edermiş. Karıncaların şahı Topal Karınca, soluğu hayvanlar padişahı Hz. Süleyman'ın yanında almış. Filler Sultanını şikâyet etmiş:''Sen ki cümle hayvanların peygamberi, atasısın. Hepimizin dilinden anlarsın. Filler Sultanına söyle, küçüğümüz diye bizi hor görmesin. Yoksa biz ona yapacağımızı biliriz'' demiş.Hz. Süleyman, Filler Sultanını birkaç kez uyarmış uyarmasına ama Filler Sultanı ne onu dinlemiş, ne de karıncaları. Böbürlendikçe böbürlenmiş.''Hıh, bana yapacaklarını bilirlermiş? Haydi yapsınlar da görelim bakalım'' diyerek karıncaların yuvalarını inadına ezmeye, çiğnemeye devam etmiş.Canları yanan karıncalar şahı Topal Karınca soluğu yine Hz. Süleyman'ın yanında almış:''Artık bizden günah gitti. Biz ona yapacağımızı biliriz'' demiş. Hz. Süleymanda:''Haklısınız. Filler Sultanı söz dinlemiyor. Canınız ona ne yapmak istiyorsa, yapınız. Serbestsiniz'' demiş.
Karıncalar şahı Topal Karınca, yer yüzünün bütün karıncalarını toplamış başına. Her şeyi enine boyuna düşünüp tartışmışlar. Sonra da Filler Sultanı'nı akıllarıyla yenmeye karar vermişler. Ne kadar karınca yuvası varsa, toprağın bir parmak altından, derinlemesine, bir buçuk, iki metre kadar oymuşlar, oymuşlar... Olan bitenlerden habersiz olan Filler Sultanı, yine karınca yuvalarını çiğnemeye başlayınca, olan olmuş. Karınca yuvalarının altı, bir buçuk, iki metre oyulduğundan, filin ağırlığına dayanamayan parmak kalınlığındaki toprak göçmüş, göçünce de, filin ayakları, bir buçuk, iki metre derinliğe batmış. Ve bir daha asla ayaklarını o çukurlardan çıkaramamış. Filler Sultanı'nın hasımlarını korkutan ezici ağırlığı bu kez kendisinin düşmanı olmuş. Çukurlardan çıkamayınca bağıra çağıra, ağır ağır ölmüş... Böylece yeryüzünün en küçük hayvanı karıncalar, birliktelikleri ve akılları sayesinde, yeryüzünün en güçlü, iri hayvanı olan filleri yenmeyi başarmışlar.
Anadolu'da: ''Düşmanın topal karınca bile olsa, kork!'' sözü sanırım bu kısa söylenceden gelir.Yaşar Kemal usta, binlerce yıldan beri anlatılan bu kısacık söylence çekirdeğini açarak, besleyerek, o soy çekirdeği yeni baştan kalıba dökerek, söylencedeki olayları çağımızın olaylarına yaklaştırıp taşıyarak, 'Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca' adlı eşsiz yapıtını ortaya koymuştur. Bu yapıt, yalnızca ülkemiz çocuklarına değil, çağımızın çocuklarına yazılmış bir baş yapıttır. Bu romanın özünde anlatılan sağlam gerçek, ezilmişlerin, ezenlere karşı üstünlüğüdür, yol göstericiliğidir. Burada Filler, çağımızın sömürgen, güçlü emperyalist devletlerini, karıncalar ise, ezilen, sömürülen, bağımsızlık savaşımı veren Üçüncü Dünya ülkelerini simgelemektedir.



(*) Bu yazı, 22 Aralık 1997 günü, AKM Konser salonunda, büyük folklorcümüz sayın, Pertev Naili Boratav'a Saygı Sempozyumu'nda, 'Türk Edebiyatı ve Folklor İlişkisi' adıyla, Osman Şahin tarafından hazırlanmış ve sunulmuştur.

Osman Şahin

http://www.osmansahin.com/

Osman Şahin’in Yaşar Kemal’le ilgili tüm yazıları Can Yayınlarından çıkan, Geniş Bir Nehrin Akışı adlı eserde toplanmıştır.



Ayfer Tunç’un Mutsuz Adamları

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı kitabı geçtiğimiz günlerde çıkan Ayfer Tunç, günümüz hikayecileri arasında hatrı sayılır bir yere sahip. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek ile tanıdı birçok okur onu. Özellikle gençlikleri 70lere gelen kuşak, yere göğe sığdıramadı, heyecanlarını yaydılar dalga dalga ve böylece yayıldı Ayfer Tunç ismi etrafa. Ayfer Tunç aslında 1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi öykü Armağanı’nı kazandığı Saklı adlı yapıtıyla öykü dünyasına girdi. Ardından Kapak Kızı romanı geldi. Bu romanı ikinci kez kaleme alan Ayfer Tunç, bu girişimiyle de “yeniden yazmak” konusunun gündeme gelmesine sebep olmuştu. Ayfer Tunç, metinle olan serüveninin bitmediğini Saklı’daki öykülerinin devamı gibi kurgulanan Evvel Otel ile de gösterdi. Daha çok öykü yazdı; 5 öykü, 2 roman, bir araştırma ve iki de yaşantı türünde eser verdi.


Derdimiz aslında Ayfer Tunç’un hayatı ve eserleri değil elbette. Onun öykücülüğü, öyküsünün genel örgüsü, kimliği, özelliği ya da siz nasıl adlandırırsanız… Ayfer Tunç öykülerini bir solukta arka arkaya okuduğunuzda hemen fark edebileceğiniz bir tavrı var yazarın. Genelde erkek ağzından anlatıyor öykülerini, hem de hayatın sıradanlığı karşısında boğuldukça boğulan, sıradan erkeklerin ağzından. Bakkalın, çalgıcının, garsonun… Bir karısı, bir-iki çocuğu olan adamlar bunlar, eşleri ev hanımı olan adamlar. Feminist bakış açısının hep mercek altında tuttuğu o kadınların eşleri işte onlar. Bizim gündeme getireceğimiz konu da Ayfer Tunç öykülerinin neden bu kadar erkek karakterler üzerinde temellendiği.


Dediklerimiz havada kalmasın. Bir örnek verelim. İmge Öykü Dergisi’nin 2005 yılında yaptığı “En Çok Beğenilen 10 Öykü” soruşturmasında onuncu sırada yer alan “Aziz Bey Hadisesi” hikayesi. “Aziz Bey Hadisesi” aslında kırık bir aşk hikayesiyle başlar. Bir kadına aşık olup onun peşinden sürüklenen ama reddedilip hayal kırıklığına uğrayan Aziz Bey’in hayat hikayesidir anlatılan. Fakat önemli olan kısım Aziz Bey’in Maryam tarafından reddedildikten sonraki hayatıdır. Çalgıcılığın en gözde olduğu zamanlardır ve o da aranan, saygı gösterilen biridir. Maryam’ın boşluğunu bu ilgi ve şöhret doldurur. Ne var ki günün birinde evlenme ihtiyacı hisseder. Fakat aradığı şey aşk değildir (çünkü o şansı çoktan kaybetmiştir). “Aşık olacak, kapris çekecek, ortak hayatlarını bitmeyen istekler manzumesine çevirecek bir kadının gönlünü eyleyecek hali de, arzusu da yoktu” (63). Aziz Bey işte tam bu yüzden silik, mazlum bir kız olan Vuslat’ı seçer evlenmek için. Bu, klasik erkeğin evliliğe ve kadına bakış açısını özetler nitelikte bir tavırdır. Toplumdaki klasik erkek tipi için aşk, gençlikte yaşanan bir şeydir ve tüm o ‘kadını el üstünde tutma’ gösterileri sadece aşk uğruna yapılır. Ama evlilikte aradıkları şey bu değildir. Hele de aşık olmadığı biriyle evlenecekse, başını ağrıtmayacak, işini görecek biri lazımdır bu erkeğe. Tüm evlilik hazırlıklarını heyecanla yapan Vuslat’a karşı o “artık rahat, gevşek bir hayat yaşayacağını düşünüyor, ama bu yeni hali pek de önemsemiyordu.” (65).


Aziz Bey, “kalbini karısına açmayan, evinin dışındaki hayatı evinin içindekinden daha önemli bulan, evdeki yürek sızılarını anlamayan, anlasa da umursamayan” (69) biridir. Tıpkı babası gibi. Tıpkı toplumdaki erkeklerin geneli gibi. “Dedesi ve babasından kalan bir mirasın takipçisidir o ve bu miras bir aile laneti değil, içinde yaşanılan toplumsal ve tarihsel dönemin ürünüdür” (Türkeş). Erkeğin aradığı, özlem duyduğu hayat dışarıda olandır, evde olan değil. Vuslat da kederli ev kadınlarının tipik bir örneğidir. Küçük de olsa bir güzel söz duymak isteyen, birazcık ilgiye muhtaç, evlerde unutulmuş, yüzüne bakılmaya bakılmaya solmuş ev kadınları. Onlar, erkeğinin karnını doyurmak, elbiselerini temizlemek için programlanmış bir ev eşyası gibidir.


İşte Ayfer Tunç’un hikayeleri gözlerini bu evlere dikmiştir. Genel olarak hikayelerinde hep pasif, karaktersiz, ev hanımı, silik kadınlar vardır. Güçlü, mücadeleci, feminist değildirler. Mutsuz erkeklerin evindeki sıkıcı bir dekordan ibaretlerdir sadece. Başarılı erkeğin arkasındaki o emektar, şefkatli kadını göremeyiz onlarda, başarısız erkeğin silikliğini koyulaştıran, başarıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan kadınlardır Ayfer Tunç’un anlattığı kadınlar. Hatta okuduğunuz zaman, nasıl yani dedirtir insana, sanki erkek egemen topluma destek çıkıyor gibi gelir okuyucuya, çünkü hep erkekler konuşur öyküde. Yazarın müdahalesi yoktur aslında, ama yer yer bazen kafasını hafifçe içeriye sokar, bir iki cümle sıkıştırır araya. Muzipçe araya giren yazar, öyküde durmadan kendini düşünen bu bencil adamlara arada ironik cümlelerle laf atar. İşte o zaman anlarız, Ayfer Tunç’un yaptığı da erkek egemen topluma dikkat çekmektir. Ama daha farklı yollardan.


Hikayelerde bir yandan sıradan hayatlarından boğulan erkeklerin iç sıkıntılarını duyumsarız, bir yandan da geri plana atılan kadınların çaresizliğini hissederiz. Ama iki tarafın beklentilerinin ne denli farklı olduğunu görmek önemlidir. İki taraf da toplum tarafından önceden belirlenmiş hayatı yaşar. Fakat erkekler, bu hayattan bunalıp kaçabilir, kendini dışarıdaki eğlenceye verebilir, hatta dışarıdaki kadınlar gibi eğlenceli olmadığı için eşlerini suçlayabilir. Oysa kadınlar bu önceden belirlenen hayattan sıkılsalar da bundan şikayet etmeye hakları olmadığını bilir hatta bunun dışında bir beklentiye de sahip değildir. Tek arzusu bu sınırları kendinden önce çizilmiş hayatta kendilerine biçilen görevleri her iki tarafın da yapmasıdır. Kendileri evlerine ve kocalarına bakarken, kocalarının da işten sonra eve ve kendilerine dönmesini isterler. Erkekler hayatın ilgisizliğine karşı bunalırken, kadınlar kocalarının ilgisizliğine karşı bunalırlar.


Sonuç olarak kadının toplumsal cinsiyet karşısında acizliği kadar erkeğinde bu konuda aciz olduğunu söylemesi açısından bir kadın yazar olarak Tunç’un bu hikayelerinin feminist bakış açısında bir yenilik olabileceğini söylemek mümkündür. Çünkü feminist kuram ataerkil yapıyı dönüştürmeyi amaçlamaktadır. “[F]eminist eleştiri sosyolojik bir olgunun kavranma, eleştirilme ve değiştirilme gereğini de içeren kapsamlı bir eleştirel harekettir.” (Parla, 21) ve bu değişim sadece erkekleri suçlayarak gerçekleştirilemez. Ataerkil baskıya bir de onların açısından bakmak, onları anlamaya çalışmak gerekmektedir. Tunç da okuyucuya erkekleri suçlarken bir kez daha durup düşünmesi gerektiğini hissettirir.


Deniz Depe


Parla, Jale. “Kadın Eleştirisi Neyi Gerçekleştirdi?”. Kadınlar Dile Düşünce. İstanbul:İletişim Yay., 2005.Tunç,


Ayfer. Aziz Bey Hadisesi. İstanbul: Can Yay., 2008


Türkeş, Ömer. “Editörün Eleştirisi.” http://www.pandora.com.tr/urun.aspx?id=61706



AMAT

“Peygamber efendimizin ve onun tebliğ ettiği kitaba iman edenlerin Mekkeli putperestlerden gördükleri eza ve cefa nedeniyle Medine’ye hicretlerinden 1080–1082 yıl, İsa aleyhisselamdan ise 1670 yıl kadar sonra şevval ayının üçüncü gecesi, debdebesi ve cağcağasıyla yedi iklim dört bucağa nam salmış o konstantiniye şehri, gökyüzündeki karanlık bulutların altında yorgun bir dev gibi uyumaktaydı.”

Cümlesi ile başlıyor İhsan Oktay Anar’ın Amat kitabı. İhsan Oktay Anar 1995 yılında Puslu Kıtalar Atlası’nı, 1996’da Kitab-ül Hiyel ve 1997’de Efrâsiyâb’ın Hikayeleri kitaplarını yayınlamış. Daha sonra ise uzun süren bir sessizlik dönemine girmiş. Kimilerine göre yeni yazdığı kitabını beğenmemiş yakmış, kimilerine göre ise çaldırmış…

Sekiz yıl sonra 2005’de, İhsan Oktay Anar; Amat ile okurlarının karşısına çıkıyor. Yine bilinen üslubu ile kaldığı yerden devam ediyor.

İhsan Oktay Anar üslup olarak eski Türkçe kelimeleri kullanarak on yedinci yüzyıl zamanı hikayeleri yazmaktadır. Bu kitabı da 1670 yılında hareket eden Amat gemisinin, iki yüz kırk yedi meşe ağacından yapılma, iki yüz kırk yedi cinayet işlemiş gemicinin hikayesi konu alıyor. Anar, yine küçük küçük hikayeler ile kitabını örümcek ağı gibi örüyor. Gemicilerin geçmişleri ile hikaye içinde hikaye anlatıyor.

“ilk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilân eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... Bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise, kimseyi öldürmüş sayılmazsın.”

Amat gemisinin niye sefere çıktığını kimse tarafından bilmiyor. Kimilerine göre padişahı soymuş bir yankesiciyi yakalamak, kimine göre isyan bastırmak. Bu şekilde Konstantiniye’den Akdeniz’e açılıyor. Yolculuk umdukları kadar kolay geçmiyor. Yolda karşılaştıkları Vedenik gemileri ile savaşları, veba ile boğuşan gemilerle karşılaşmaları…

Sürükleyicilik bakımından en iyi Anar eseri. Savaş sahneleri, veba ile boğuşmaları…Kitapta bir sürü gönderme var: Gemi kaptanlarından kırbaç Süleyman paşa; rüzgara yön veren Süleyman Peygamber, gemiyi yapan Marangoz Nuh usta, Nuh peygamber, gemideki borudan ses çıkarabilen İsrafil ile kıyamet günü için sûr’u üfleyecek 4 büyük melekten olan İsrafil… Kitap odasındaki kitapların birinin okunmasının yasak olması…

Kurgu olarak en beğendiğim Anar kitabı oldu. Fazla eski denizcilik terimi olsa bile kitap

sürükleyicilik açısından da en iyi Anar kitabı benim için…




ve ya



Kapağın altındaki kitabı aç sekmesinden ulaşılabilir…



Hüseyin Kılıç

Yazıların sorumluluğu yazı sahiplerine ait olup, yapılan alıntılarda kaynak göstermek zorunludur. Katılım ve telif bilgisi için lütfen bakınız: http://alti-icerik.blogspot.com/2009/01/alti-numara-e-dergisi-katilim-ve-telif.html

6 Numara'nın fotoğrafçısı olmak ister misiniz?

Öykülerimiz ve kapak tasarımımız için fotoğraflarını bizimle paylaşmak isteyenler için başvuru adresimiz: bilgi@6numara.net

iletişim için

her türlü öneri/şikayet/yazı için: bilgi@6numara.net